aya_InWonderland
Yeni Üye
Karma: 1
Offline
Mesaj Sayısı: 2
|
 |
« : 22 Ocak 2006, 07:35:24 » |
|
HİLMİ YAVUZ 22.01.2006 PAZAR
Sekülerleşmenin Dayanılmaz İmkansızlığı
1789 Fransız Devrimi, elbette Aydınlanma düşüncesinin başat olduğu, dolayısıyla da kurumsallaşmış dinin, Kilise’nin karşısında yer aldığı bir devrimdi.
Bilinen o ki, Devrim sırasında dine yönelik büyük kıyımlar yapılmış, bu kıyımlarla Katolik kilisesinin yok edilebileceği düşünülmüştü. Ama öyle olmadı: Fransız Devrimi’nin Kilise karşıtı aşırı radikal tutumu, Fransız halkını dinden soğutmak ya da ürkütüp uzaklaştırmak şöyle dursun, tam tersi bir sonuç verdi; -Fransızların dinlerine daha çok sahip çıkmalarını sağladı. Alfred Cobban, ‘A History of Modern France’ın (‘Bir Modern Fransız Tarihi’) II. cildinde bu durumu böylece tespit eder ve ‘İhtilal-i Kebir’in dine yönelik zorbalıklarının halkın dinsel duygularını daha da güçlendirdiğini bildirir. Dahası, Cobban’a göre, dine karşı daha ılımlı politikalar izleyen Direktuvar yönetimi Kiliseye, Devrim’in etkin anti-Hıristiyanlığından çok daha fazla zarar vermiştir. Cobban, şöyle diyor: ‘Devrim takviminin VIII. yılında, devlet okullarındaki öğretmenlere gönderilen bir tamimde ‘hangisi olursa olsun, bütün dinlerin ve mezheplerin öğreti ve ritüellerine ilişkin hiçbir şeyden söz edilmemesi’ emriyle yürürlüğe konulan eğitimin sekülerleştirilmesi, bugüne kadar devam eden bir mücadelenin başlatıcısı olmuştur.
Fransa’da, Devrim sonrası dinsel uyanışın ilk büyük ve önemli belgesini, Chateaubriand’ın, 1802 yılında, yani Devrim’den hemen 13 yıl sonra yayımlanan ‘Génie de Christianisme’ (‘Hıristiyanlığın Dehası’) adlı eseri olduğunu da hatırda tutmak gerekir.
Anlaşılan şudur: Aydınlanma sonrası Fransız tecrübesinin de gösterdiği gibi, din aleyhdarlığı bu tavrın öncülüğünü üstlenenlerin amaçlarına ulaşmalarını sağlamış görünmüyor. Denecektir ki, ‘bu durum bundan 200 yıl öncesi için geçerli olabilir, ama o günden bu yana köprülerin altından çok sular akmış, Dünya değişmiştir. Dolayısıyla, dinin kamusal alandan tasfiyesi, bugünün koşulları, Devrim sonrası Fransa’sının koşullarıyla karşılaştırıldığında, çok daha imkanlı hale gelmiştir.’
Acaba öyle mi? Burada belirtilmesi gereken, dinin kamusal alandan tasfiye edilmek şöyle dursun, bu alanda çok daha ağırlıklı ve kuşatıcı bir konuma gelmiş olduğudur. Dolayısıyla, sekülerleşme projesinin başarı şansı, bugün Fransız Devrimi’nin yaşandığı tarihsel döneme göre, çok daha düşüktür. Dahası, sekülerleşme projesinin pratiğe dönüşmesinin ve dinin özel alana çekilerek, William James’in ‘The Variety of Religious Experience’ındaki kavramsallaştırması ile söylersem, sübjektif ve deruni bir ‘tecrübe’ olarak yaşanmasının da imkansızlaştığı rahatlıkla söylenebilir. Mesele din bağlamında ele alındığında, kamusal alanla özel alan arasına keskin ve radikal bir sınır çizmek artık mümkün değildir.
Clifford Geertz, ‘Available Light’ adlı o müthiş ve bilgelikle yüklü kitabında, Susan Brenner’in Cava’da, (tıpkı Türkiye’dekine benzer bir biçimde) ‘jilbab’a (çarşaf’a) bürünen genç kızların ve kadınların durumunu bir alan araştırması olarak incelediği çalışmasından yola çıkarak, bu meselenin ‘anlam’, ‘kimlik’, ‘iktidar’ ve (Willam James’in kullandığı anlamda) ‘tecrübe’ kavramlarının birbiriyle olan ilişkileri bağlamında ele alınması gerektiğini bildirir. Bu kavramların birbirleriyle içiçe girmiş ve karşılıklı olarak birbirlerini içermiş olmaları, dinin sadece bir deruni ve sübjektif ‘tecrübe’ olarak, özel alana ait oluşunu imkansız kılar. Cava’lı kızların giysilerini değiştirerek ‘jilbab’a girmeleri, Brenner’e göre, onların ‘kendilerine ilişkin duygularını ve davranışlarını da değiştirmiş’tir. ‘Jilbab’a girmek, Cavalı Müslüman genç kızların ve genç kadınların ‘toplumsal ve kişisel kimliklerinde göze batar bir değişikliği gerçekleştirdiği kadar daha önce güç aldıkları toplumsal bağları da sarsma özelliği taşımaktadır.’
Kısaca, Cava örneği Müslüman kadınların giysi konusundaki taleplerinin, zorunlu olarak özel alanla sınırlandırılmasının imkansız olduğunu gösteriyor.
|